Gazeteciler ve İstihbarat İlişkileri

2.1.2018 20:58:00 | 222 kez okundu

NECEF UĞURLU

NECEF UĞURLU KAYDA GEÇSİN

Gazeteciler ve istihbarat ilişkilerini bir kere daha tartışmaya açacak iyi bir film izledim izninizle sizlerle paylaşmak isterim.

Hani bizde de çokça tartışılır ya  kimi gazetecilerin bilgileri  istihbarattan edindiği, halk diliyle ‘MİT’in adamı’ derler, yalnız halk mı birbirleri içinde söylüyorlar!

Kimileri de istihbarat ile ilişkilerini övünç vesilesi olsun diye ima eder hatta bir tanesi rahmetli oldu  o  zamanın MİT Başkanının okul arkadaşı olduğunu hafta sonları çoluk çocuk eğlendiklerini bile yazıp , söylemişti, başkan ajan kılığına girip çocukları eğlendiriyormuş! Başkanın bu açıklama hoşuna gitti mi soran gazeteci olmadı.

Benim çok anlayabildiğim işler değil, kim kimin adamı oluyor, tam olarak alış veriş nedir, gammazlık mı, yoksa memleketin hayrına yönlendirmelere kullanılmak mı benim çözmem zor hele konu ulusal güvenliği ilgilendiriyorsa bu ilişkileri durup iyice düşünmeden analiz etmemek lazım, ha bir de bu yakınlıklardan istifade edip yaptığın bir film, yazdığın bir yazıdan seni linç etmeye kalkan, iftiralarla kendilerine pazar açanlar var, bunların istihbarat hesabına çalışan asset olduğuna inanmak zor, klasik fırsatçı alçaklar. 

Biz okuyucular, izleyiciler için luzumsuz kafa karıştırıcı ilişkiler, memlekete faydası var mı onu da ölçmem zor, ama bir sanatçıyı, yazarı iftiralarla kara listeye aldırıp açlıkla terbiye etmek Mc Carthy dönemini anımsatıyor, hele yerine kendini geçirmek bu alçaklara yakışır da İstihbarat örgütlerine yakışmaz.

Peter Landesman’ın yönettiği, Ridley Scott’ın yapımcılarından biri olduğu ‘Man Who Brought Down the White House, Mark Felt’ adlı filmden söz etmek istiyorum.

Filmin adının ‘Beyaz Sarayı Yerle Bir eden Adam’ olduğuna bakmayın, zira Beyaz Saray hala yerli yerinde, esasen  filmin anlattığı da bu, kim ne yaparsa yapsın hatta ABD Başkanı bile, Beyaz Saray’ın temsil ettiği Amerikan Devlet’inin iki ‘kokpit’inden biri olan FBI yıkıma izin vermez!

Kalk gidelim diyene bok yeme otur diyen bir mekanizma var devleti koruyan, bizim dilimizde tek cümleyle izahı bu. Bizde var mı? Bilemiyorum.

Kim bu Mark Felt diye soranlar için hatırlatalım; efendim kendisi 1974 yılında Watergate Skandal’ını basına sızdıran, FBI‘ın o zamanki başkanı‘ın Müdür muavini.

Samimiyeti, güvenilirliği, doğruluğu hayli tartışmalı bir film ama sanat zaten böyle bir alan dünyada,  bizdeki gibi değil, hem eleştiri hem tartışmaya açık ve serbest piyasa ekonomisinin kurallarının avantajını en güzel şekilde kullanıp heyecan verici rekabetten çok iyi işler çıkarıyorlar.  

Tıpkı Christopher Noland’ın yapımcısı, yönetmeni olduğu o müthiş ‘Dunkirk’ filmi gibi. İlginçtir  Dunkirk kahramanlık filmleri arasında kahramanları en bol olanı herhalde, bir değil iki değildi Dunkirk’ün kahramanları...

Halk kahraman,

Pilotlar kahraman,

Ordu kahraman, tek başına olan düşman yani Almanlar, hani nerede ise tersi duygulara kapılmak  olası !

Kahraman olmayan yoktu filmde, Noland diyince hayranlıktan dudağım uçuklar ama ben bile filmde  kahraman bolluğundan bunaldım, sabrım taştı lakin sanatta patriotizm böyle bir film yapabilip dünyayı hayran bırakmak olmalı.

Bizim ‘Milli Mücadele‘ , ‘Çanakkale‘ ile ilgili film ve dizilere de Christopher Noland el atsa keşke diyeceğim ama korkarım İç ve Ortadoğu pazarına Arabize sunum yapan yapımcılarımız gücenebilirler.

Malum uzun zamandır eğlence, film, dizi sektörümüz Arabize Amerikan mallar satan - alan fakat  aynı zamanda ‘yaşam tarzıma dokunma’ diyen zengin bir topluluk yarattılar.

Vay be bu cümle benden nasıl çıktı tam da anlatmak istediğim bu, birisi bana akıl vermiş olmasın?

Liam Nelson’un canlandrdığı ‘Mark Felt‘ filmine gelecek olursak, gazeteciler üzerinden bir nevi  vekalet savaşına en güzel örnek FBI’ın Nixon’a verdiği ders mi diyelim yoksa oynadığı oyun mu veya olması gereken mi bilemem.

Gerçekte yaşananlar malum, eski FBI ve CIA ajanları Demokratik Partinin ofisine girip bazı gizli belgeleri çalar ve telefonları dinlemek için tertibat alırlar ve bütün bu yasa dışı hareketler Nixon ve etrafındakilerle ilgilendirilir.

Bütün bu olaylara rağmen seçimleri kazanan Nixon 2 yıllık süreç içerisinde  istifa etmek zorunda kalırken, Başsavcı John Mitchell, Beyaz Saray kadrosundan Howard Hunt, G.Gordon Liddy, Charles Colson, başkan özel danışmanı, James McCord güvenlik danışmanı bu olayda parmakları olduğu için hapis cezası alırlar. Nixon istifası sonrası ciddi suçlamalar karşısında kendisinden sonra başkan olan ve kendisinin başkan yardımcısı Gerald Ford tarafından af edilerek paçayı kurtarırır.

Koşulsuz bu af Nixon’u başkanlığı sırasında, bulaşmamış veya bulaşmış olabileceği bütün federal suçlardan yargılanmaktan kurtarır.

Nixon’un FBI direktörü Patrick Gray’a olayı örtbas etmesini imalarda bulunduğu, aynı zamanda  Nixon’un Haldeman, Beyaz Saray’da ki ekibi, ailesi ile  konuşmaları (ulusal güvenlik nedeni ile) açık edilir. Kimler tarafından, Washington Post’dan daha sonra bu haberleri ile Plutzer Ödülü alan Bob Woodward ve Carl Bernstein isimli iki gazeteci tarafından.

Verdikleri ‘kritik‘ bilgiler Amerikan tarihine skandal olarak geçen, Başkan Nixon’un istifasına yol açar.

Bu konuda pek çok film yapıldı, favorim artistik açıdan Frost/Nixon filmiydi.

Fakat bu film, ‘Marc Felt’ ; bambaşka açıdan bakıyor meseleye.

Kahraman bu bilgileri gazetecilere sızdıran FBI’ın müdür muavini Felt, benim görevim budur diyen, başkaca derdi olmayan adam.

Bu filmden geriye bir soru kalıyor, peki sızdıralan bilgilerle araştırmaları Felt tarafından yönlendirilen gazetecilerden Plutzer Ödülü geri mi alınacak?

Plutzer bu, Altın Kelebek değil ki geri alınsın.

Bu yüzden tartışmalı bir ‘vatansever’lik filmi, izlenmeye değer.

Saygı ile Kayda Geçsin, Bilginize Efendim. 

Necef UĞURLU / necefugurlu@gmail.com