Mesut Yar merak edilenlerini anlattı

Televizyon eleştirmeni, yazar, gazeteci… Samimiyeti ve sempatik haliyle ekranların vazgeçilmezi. Tekrarları bile izlenme rekorları kıran programların sahibi...

13 Ocak 2018 Cumartesi, 21:45


Akşam'dan Sibel Ateş Yengin'in röportajı...

Öncelikle yeni programınız hayırlı olsun diyelim. Bu kez nasıl bir formatla izleyici karşısına geçeceksiniz?


Teşekkür ederim. Elbette TV sektöründe yeni keşiflerle “ben buradayım” demek mümkün değil. Yani, bizim izleyicimiz bellek olarak da alıştığı şeyleri izlemeyi seviyor. Yeni bir format, özellikle de kendini anlatmada sıkıntı yaşayacağı bir süreci göz önünde bulundurursak ekrandaki için de karşısındaki için de aşırı bir çaba istiyor… Doğru olan tutmuş bir işi nasıl klasik hale getirebilirim diye düşünmek bana göre. “Burada Laf Çok” altı sezon iki ayrı kanalda devam etmiş, tekrarları internet üzerinde izlenme rekorları kıran bir iş. Talep yoğun olunca “devamlılık” da şart bana göre. Kestirmeden giderek, “hadi sohbete devam” diyeceğim kısaca!

Ekran önünde olmaktan sıkıldığınız anlar oluyor mu hiç?

İşim bu. Daha doğrusu yapmayı sevdiğimiz, içinde olmaktan haz duyduğum bir meslekten bahsediyoruz. Hani ben meslek olarak görmedim hiç bunu. Fazla içselleştirip hayatımın bir parçası haline getirdim belki. Ekran dışında olsam çok daha fazla sıkılırdım. Elbette bu hiç yorulmadım demek değil. Türkiye’de ekran içindeki mecraların hepsinde oldum. Hepsinde farklı zamanlarda olmaya dikkat ederek tabii. Dolayısıyla kendini yenilediğin bir alanda olmak hakikaten büyük keyif…

Ekran sizin için ne ifade ediyor?

Gündelik hayatımın önemli bir parçasını. Gerek içinde, gerek dışında sektörün eğilimlerine tanıklık ederek bir nevi tarihe de tanıklık etmiş oluyorsunuz. Tarih eğitimi almış biri olarak düzenli envanterler yapacağınız bir arşiv odası ekran. Bir de yaşamsal organlarımdan biri artık…

Televizyon programcılığına ilk başladığınız yıllara dönersek o yıllardaki televizyoncu Mesut Yar nasıldı?

Mutfaktan vitrin önüne yeni geçmiş bir adam. Ama çıraklık ve kalfalık çok önemli bu meslekte. Ustalık da belli olmayan bir tarihte kalabalıklar tarafından size takdim ediliyor. Elbette şu anki rahatlığım yoktu. Ama belli ki ipuçlarını vermiş olmalıydım. Yoksa süresi 30 yıla yaklaşan ve şükür hâlâ devam eden kesintisiz bir maçı nasıl tanımlayabilirdik ki?

İlk dönemlerinizi eleştirdiğiniz olur mu?

İlk ya da son dönem diye ayıramam. Eğer bir TV kritikeri olarak sektörün her alanını yetkinlik sıfatına sığınarak eleştiriyorsanız, önce kendinizden başlamanız gerektiğini söylemek fazlasıyla adil olur... Ekranda yaptıklarımdan, ürettiklerime ve hatta tükettiklerime kadar her şeyi acımasızca, kalbimi kırar kırmaz düşünmeden eleştiriyorum. Mesele beyninin önde koşup dilin onu yakalama çabasından kaynaklanan hızlı konuşma. En sevmediğim halim. İlk günden bu yana da ağırlaştırılmış olsa bile sürüyor. Bu sadece bir misal!

İlk başladığınız dönemlerden bugüne televizyon programları neye evrildi?

Nitelik ve nicelik diye bir şey var. Herkes kabul ediyor, Türk televizyonculuğu küresel TV anlayışından bir tur gerideydi başladığında. Şimdi tur bindirdi. Bu ülkenin çok sağlam beyinleri, zekası ve fiziksel gücü var. Üretim ve hayal dünyasının sınırları yok. Hal böyle olunca siyah beyaz bir dönemi şu içinde bulunduğumuz renklilikle bir tutmak mümkün mü? Ha, şu var ama; hızlı koşan yorulur. Birkaç yayın dönemi kadar süren vasatlık ve nadas bizim oksijen alıp enerji biriktirmemize yarıyor. Bunu bir fetret olarak değil, daha sağlam bir depara hazırlık olarak düşünüyorum…

KONUĞUNU İSTEMEDİĞİ OYUNA SOKMA

Tanımadığınız ama hayran olduğunuz birini konuk aldığınızda hayal kırıklığına uğradığınız oluyor mu? Belki bize bir isim verirsiniz...


Bu sadece bana özgü bir şey değil. Konuğun da bir hayal kırıklığı oluyor. Tenis maçı izlerken karşılıklı rakette top sektirmeye dönüyor iş. Açıkçası ağırladığım binlerce konuk bana şunu öğretti; her kim olursa olsun istemediği bir oyunun içine sokma. Fazla nezaketten de maraz doğabiliyor çünkü. İsim vermemi istemeyin, herkesin katılmakta beis görmediği bir programa bana göre haklı mazeretlerle kimlerin katılmadığını düşünün yeter!

Konuşmayan konuğu konuşturmak için bir formülünüz var mı?

O bende. Bugüne kadar çok şükür böyle bir şey yaşamadım. Ama bu ekranda oynanan bir takım oyunu. Dört kişilik benzemez bir konuk kanapesinde yer alıp suskun kalabilen kimse çıkmadı bugüne kadar. İster istemez herkes kendine hitap eden konuyu bir yerinden yakalayıp sohbetin içine giriyor. Ha, bir de reçeteli sorularım var. Ama onları burada anlatmak yerine pratikte göstermeyi tercih ediyorum. Yaptığımız iş bir pratik işi çünkü!

En sevdiğiniz, “Hadi yine onu çağıralım” dediğiniz konuklarınız var mı?

Oooo. Çok ama çok var. Totem dediğimiz konuklarımız var. Bir Safiye ile Faik, bir Sacit Aslan, bir Şenay Yangel bir Sunay Akın ve bir dönem Okan Bayülgen aklıma ilk gelenler. Konuşmayı seven ama bir fikri de izah edebilen herkes benim için vazgeçilmezdir…

Peşine düşüp de “Ah şunu da bir konuk alamadık” dediğiniz isim var mı?

Bu soruya tüm talk şov işinde olanların ortak yanıtı Tarkan olabilir. Ben ise daha çok siyasetçilerden yana kullanmak isterim bu yoksunluğu. Sezen Aksu’dan Nilüfer’e, merhum Birand’dan hiç ekrana çıkmayan Mustafa Uğurlu’ya kadar herkes kanapemi şereflendirdi. Merhum Başbakan Bülent Ecevit’in katıldığı son talk şov bana nasip oldu. Şimdi kime sorsan hayır diyebilir ki bir sayın Cumhurbaşkanı’nı siyaset dışı bir platformda hasbıhal etmek için ağırlama ihtimaline? Benim programıma katılan siyasiler hakikaten en samimi halleriyle koltuktalardı. O samimiyeti daha sıcak buluyorum ben!

GÜLMEKTEN BOĞULUYORDUM

Onca televizyon programı yapan biri olarak komik bir anınız vardır sanırım...


Ah sormayın. Mustafa Topaloğlu ağabeyimin anlattığı bir anısına kendisinin gülmesi üzerine başlayan viral kahkaha dalgasına kapılıp gülmekten boğuluyordum. Programda son beş dakikaya girmemize ragmen yanıtını bir buçuk saate yayan bir Cemil İpekçi’yi unutmak mümkün mü?

Peki yaptığınız bir gaf var mı?

İnsanız elbette. Beşer şaşar demiş eskiler. Anın heyecanı içinde boğum hesabı yapmadan ağzımdan kaçan sözcükler oldu. Bedelini ceza makbuzuyla ödediğim gaflar bunlar. En komik olanları da medeni durum üzerine yaptığım gaflar. Evliyi boşamak, bekarı evlendirip çocuk sahibi yapmak gibi. Ama gaf işte, adı üstünde sehven gelişen bir şey…

İNSANLAR KÖTÜ AMA SİNCAPLAR ÇOK İYİ FEFE'M...

Siz de panik atak yaşıyormuşsunuz. Bu duyguyu yakından tanırım. Peki, panik bozukluk yaşamak size ne öğretti?


İşi odaklanmayı. Panik bozuklukla 25 yıllık seviyeli bir birlikteliğimiz var. Bu ister istemez sizi kendine benzeten bir hastalık. Onun gibi yerinde duramıyorsunuz. Geldiğinizde gitmiyorsunuz filan. Ama “sen bir kenarda bekle bakayım” dediğim anlar hep yoğun iş dönemlerim. Çok şükür, akılla sınamasın yüce Allah kimseyi, gerisiyle bir şekilde arkadaş olmayı öğreniyorsunuz çünkü.

Peki bu durumla nasıl baş ediyorsunuz, bir yönteminiz var mı?

Ben soğuk severim. Bu yüzden stüdyom hep kutup iklimindedir. Haklarını helal etsinler teknik ekipten çok arkadaşımı, çok konuğumu hasta etmişimdir o iklim yüzünden. Buz her şeyi gizleyebilen bir şey. Bir de “git başımdan be” çıkışım vardır ki, o noktaya gelebilmek için bir yirmi yıl uğraşmak gerekiyor bu meselelerle…

Daha önce yaptığımız bir röportajda “Eşinize gazetemiz aracılığıyla bir şey söylemek ister misiniz?” diye sormuştum. Şimdi ne söylemek ister misiniz?

Aracı kullanmayı sevmem (Kahkahalar). Ama şunu söylesem o ne demek istediğimi anlar sanırım. “İnsanlar kötü ama sincaplar çok iyi Fefe’m”

KİBİRİN KİMSEYE FAYDASI OLMAZ

En çok hangi televizyon programını seviyorsunuz?


Yemekteyiz! Bu konuda çok netim. Gece uykusuz kaldığım tek program. Bizim toplumun aynası. Lezzet, rekabet, samimiyet ve bolca da gıybet (Kahkahalar)...

Takipçisi olduğunuz bir dizi var mı?

Ufak Tefek Cinayetler ve Çukur bu yıl hiç sektirmediğim iki dizi…

Mesut Yar’ı ne mutlu eder?

Eşi. Maşallah diyelim. Ama bunun yanında küçük bir tatlı söz dilimin dolaşmasına yeter. Bir de selam alıp vermeyi çok severim…

Ne kızdırır?

Kibir. Kimseye yararını görmedim. Yalan, ortaya çıkmayanını görmedim. Kul hakkına girmek, bedeli ödenmeyenini görmedim çok şükür!

Ne sevindirir?

Böyle sıcak ve samimi sorulara aynı iklimde yanıt vermek. Ha sanırım bir de parfüm ve takı koleksiyonuma yeni bir parça ekleyebilmek!

SİBEL ATEŞ YENGİN / AKŞAM